Gözler

“Gözler; hissetmesini bilene, kaynağını cennet pınarlarında kutsanmış harflerden alarak yazılmış romandan esintiler üfler. ”

Sigarasından çektiği dumanı kasvetli gökyüzüne doğru üfledi. Gözlerini kalabalığa doğru yöneltti ve şu soruyu sordu “Tüm bu çığlık ve kaos da nedir?”

Parmakları kalabalıklar içerisindeki tek dostu sigarayı sımsıkı tutarken gözleri insanları birbir süzüyordu. Göğün, siyaha beyazdan daha yakın renkli bulutlarla kaplandığı için etrafındaki herkesten nedensizce soğumuştu. Ellerine yağmura karşı korunmak için şemsiyeler almışlar dedi. Halbuki yağmur onlardan korunmalı diye kendi kendine konuştu. Böyle düşünmesinin sebebi insan olmanın özünden sıyrılarak maddi bedene bürünmüş canlı iskeletlere olan öfkesiydi.

Havanın müthiş derecedeki iç karartıcı tablosu ona ahiret öncesi cehennemi tattırıyordu. Dilde zehir, kulakta çığlık ve deride onulmaz bir yaraydı bu tat. Hırçın hırçın kıvrılan martılar dahi onun beslendiği duyguyu yaşıyordu. Tüm o insanımsı topluluğun sesi ve araçların dehşetsi sesleri yetmezmiş gibi bir de martılar peydah olmuştu bu karanlık ikindi vaktine.

Başı yavaşça yere eğildi ve gözkapakları yeter mahiyetinde birleştiler. Dünyayla arasındaki bağı olan ışığı artık zihnine almıyordu. Işık, zihninin özgür alanını senelerdir yeterince işgal etmişti. Şimdi o karanlık tamamen ona aitti. Elinde fırçalar ve boyanması gereken sonsuz bir alan vardı şimdi zihninde. Özgür olmasının yüzündeki anlık zuhuru küçük bir gülümseme oldu. Şımarık ve zorla elde ettiği şey için gülen bir çocuk misali.

Bir vakit sonra onun için cenaze aracına benzeyen otobüs ayaklarının önünde durdu. Ve ani bir hareketle kendini otobüse attı. Koltuğa otururken yine yüzünde o şımarık gülümseme vardı çünkü kendisi için cenaze aracına benzeyen otobüse bizzat rızası olarak ve hızlı adımlarla binmişti. Ne garip insanoğlu dedi yine aynı gülümsemeyle.

Otobüs yol aldıkça kendini daha da ait hissetti ne zamandır ait hissedemeği kendine. İnsan her şeye alışıyor yeter ki bu yolda ilacı olan zamanı aksatmadan alsın dedi.

Gözkapakları yorgunluğunu, kaosun o alışmak ne mümkün vaziyetini kaldıramadığından kapandılar. Sonra sordu kendine, âmâ olan gözler mi saadettedir yoksa sahici hayatı her gün içen gözler mi? Cevaplanmasının önünde nice engeller olan soruyu unutmak istedi.

Gözleri camdaki insan silüetine yöneldi. Belli belirsiz yüz hatları ve bir ressam elinden çıkmış gözler vardı camda. Donuk ve buz gibi bakışlarla o gözleri izliyordu. Bir müddet sonra içinde bir sıcaklık bir huzur vuku buldu. Bakmaya devam etti içinde galaksileri barındıran gözlere. Kaosa karşı gelen bir yanı vardı bu bakışların. İnanmak istedi bu gözlere fakat benliği bu gözlere layık mıydı?

Kapkara bir gecede beyaz bir güvercinin ne işi var diye sordu bu gözlere ithafen. Aklına nice beyazların griye ve en nihayetinde siyaha döndüğü geldi. Saflık ve berraklık bu karanlık yolun çilekeş yolcusu dedi. Ve ekledi, ben sizlerin çilesini omuzlamaya hazırım.

Diğer gözler farkında değildi ama onunla sohbet ediyordu. Yanıt beklemiyordu. Yalnız onu dinlesin yeterliydi. Çünkü içindeki kaos dışarıdaki kaostan misli kötüydü ve bunu insanoğluna anlatmalıydı. Yoksa içindeki son papatyanın da yaprağı kuruyacaktı. Biraz suya ihtiyacı olan papatyaya su vermemek ne büyük zulümdür dedi ve camdaki gözlerden cümlesi için tasdik bekledi. Ve camdaki gözler, gözlerine döndü ve göz kırptı.

  • Okunma
  • 11 Mayıs 2022
  • Hikâye
  • WhatsApp Yazı Linkini Kopyala
  • 1

    Mustafa Çalık

    @mustafacalik