İntihar

Birçok felsefe ve psikoloji alanında çalışan insanlar bu konuya dair fikirlerini belirtmişlerdir. Dünya Sağlık örgütü gibi çalışma alanının merkezine insan yaşamı ve sağlığını koyan topluluk intihar üzerine çalışmalar başlatmış bu konuyu incelemiş ve önlemler sıralanştır. Bu önlemlerin temel nedeni insanı hayatta tutma çabası ya da sağlığını yükseltme çabası yüzünden olur. Sosyal devletlerin intihara karşı yaptırımları da hali hazırda fikirsel temelini oluşturan ‘’Bireyi kendisinden koruma’’ prensibi içerisinde anlam bulur. Bu tip durumlar insanın kendi kendine verdiği kararları engellemeye ve bizzat özgürlüğü kısıtlamaya çalışan yaptırımlardan yalnızca birisidir.

İntihar toplumsal açıdan toplumun kültürüne göre farklı tanımlara ve karşı reaksiyonlara neden olmaktadır. Topluluk ahlakının en önemli etken maddesi olan din, açık net bir şekilde intiharı yanlış olarak tanımlar ve intihar eden bireylerin ceza sisteminde caydırıcı sonuçların beklediğini bize anlatır. Dinin bu tavrı nedeniyle Türkiye’de toplumun büyük bir çoğunluğu intihara karşı antipati ve saygısızlık besler. Kendi hayatına son vermek toplumun görüşünce normal olmayan bireylerin normal olmayan davranışları olarak değerlendirilmektedir. Hatta bu kişilerin ruhsal bunalım gibi iki kelimeden oluşan sığ bir tanım nedeniyle intihar ettikleri anlatılır. Devamında bu eyleme meyilli bireyler anormal ve deli damgası yiyerek toplumun dışında yer almak zorunda kalır. Fakat unutulmamalıdır ki, anormal damgası yiyen kişilere göre farklı olan normal olanlardır. Toplumun biçtiği tanım aralığında yaşamak zorunda olmadığımızı belirtmek isterim. Normal ve anormal sıfatlandırması esasında sübjektif bir yargıdır.

‘’Toplum bir insana deli diyebilir. Fakat deli için toplumun asıl deli olduğu gerçeğini değiştiremez!’’

İntihar ölüm ile sonlanması niyeti ile bireyin kasıtlı olarak kendisine veya başkası yardımıyla kendisine zarar vermesi olarak özetlenebilir. Burada dikkat edilmesi gereken nokta ölüm sonucudur. Günümüzde ölümsüz değildir. Her birey elbet bir an ölümü tadacaktır. Böylesi kaçınılmaz olan son, intihar sayesinde erkene alınmaktadır. O halde intihar eden bir kişi ile herhangi bir neden yüzünden ölen kişi arasında sonuç bakımından hiçbir fark yoktur.

Sohbetlerim sırasında genellikle dışarıdan bakıldığında intihar eden kişiden çok daha fazla acı çekmiş fakat hala yaşama sevinci ile hayata tutunan insanlar örnek verilerek intihar eden bireyin eyleminin yanlış olduğu düşünülüyor. Bireyin yaşadığı olumsuz olaylar neticesinde çektiği acı hiçbir ölçüm tekniği ile ölçülemez. Belki evladı öldürülen bir anneye nazaran, sevgilisinden ayrılmış bir genç kız daha fazla acı çekiyordur. Aynı şekilde yaşanılan mutlulukların başka insanların yaşadığı mutluluklarla kıyaslanamayacağını düşünüyorum. Aynı şekilde bu kıyaslamayı rasyonel olarak yaptığını söyleyen insanlara da pek katılır halde değilim. Çünkü bu tür edinimler ne tartıda tartılabilir ne de metre ile ölçülebilir. Gerçekliğe kendi niteliğini yansıtan hiçbir yönü yoktur ve kendisi gerçek değildir. O halde intihar eden birisine acı çeken insanların yaşadığını söyleyerek onu korkak olarak sınıflandırmak sığ ve geçersiz bir düşüncedir.

Modern felsefedeki iki filozofun intihar üzerine yaptıkları atışmadan bahsetmek istiyorum. Albert Camus 1942 yılında yayımladığı Sisifos Söyleni’nde bu konudan bahsetmektedir.

“…Yaşamak hiçbir zaman kolay değildir kuşkusuz. Birçok nedenlerden dolayı yaşamın buyurduklarını yapar dururuz, bu nedenlerden birincisi de alışkanlıktır. İsteyerek ölmek, bu alışkanlığın gülünçlüğünün, yaşamak için hiçbir neden bulunmadığının, her gün yinelenen bu çırpınmanın anlamsızlığının, acı çekmenin yararsızlığının içgüdüyle de olsa benimsenmiş olmasını gerektirir. ” (ALBERT CAMUS – Sisifos Söyleni – Uyumsuz ve İntihar)

Sisifos kumarbaz bir kraldır. Birçok kez ahlaka ters düşen eylemlerde bulunmuş ve ardından cezalandırılmıştır. Cezası bir kayayı dağın tepesine kadar taşımaktır. Fakat ne zaman doruğa yaklaşsa kaya yeniden aşağıya yuvarlanmaktadır. Sisifos ise bu kayayı dağın tepesine taşıyabildiğinde özgür kalacaktır. Bu sonsuz son Sisifos’un lanetidir. Camus her ne kadar bu hikayenin trajik ve can yakıcı olduğunu bilsek de farklı bir yönünü işaret etmek istemiştir. Sisifos aslında mutludur. Hayatının getirdiği sorunlar ile barışmış, hayatı bu zorlukları ile kabul etmiştir. Defalarca, muhtemelen sonsuza kadar tekrarlanacak olan bu duruma karşı maalesef kabulleniş ile yanıt veririz. Bu kabulleniş Camus için uyumsuz(saçma) olarak adlandırılır. Hayatımızın uyumsuz oluşuna karşın yine de yaşar ve savaşırız. Eğer bu konuya intiharı dahil edersek şaşırılmayacağı gibi Camus bunu gerçeklikten ya da sorumluluktan kaçamak olarak ifade eder.

Kendini öldürmek, bir anlamda, melodramlarda olduğu gibi içindekini söylemektir. Yaşamın bizi aştığını ya da yaşamı anlamadığımızı söylemektir … Yalnızca, ‘çabalamaya değmez’ demektir kendini öldürmek. ” (Albert Camus-Sisifos Söyleni-Uyumsuz ve İntihar)

Yaşamın zorluğu ve uyumsuzluğuna karşı intihara yönelen birey, Camus için kısaca korkaktır. Sorumluluktan ve zorluktan kaçar.

Fakat tüm bu düşüncelerin ardından Jean Paul Sartre farklı bakış açısıyla Camus’ya karşı bir tavır sergiler.

‘’İntihar bir kaçış değil, reddediştir. ’’ (Jean Paul Sartre)

Sartre’a göre intihar bir kaçış değildir. melankolik bir hal içerisinde alınmış bilinçsiz bir karar değildir. aksine intihar bireyin kendi varoluşunu hiçlik ile bütünleştirme isteğidir. Sartre felsefesinin en temelinde bireyin kısıtlanmış olmasına rağmen özgürlük için mücadele etmesi yer alır. Modern dünyada seçemediğimiz birçok şey vardır. Hiçbir kuralında ya da yapısında söz sahibi olamadığımız bir düzen içerisinde doğar ve bu düzene ayak uydururuz. Bu açıdan bakıldığında aslında birey özgürlükten bahsedemeyecek kadar tanımlanmışlık içerisindedir. Sartre’a bu tanımlanmışlık içerisinde oluşumuz seçimlerimiz ve eylemlerimiz ile kendimizi yeniden oluşturamayacağımız anlamına gelmemektedir. Özgürleşebilmek aslında bu kadar kolay bir durum değildir. kendinizi oluştururken verdiğiniz kararların tümü size sorumluluklar yükler. Dolayısıyla bu sorumluluk hali arzuladığınız özgürlüğün sonucudur. O halde Sartre’a göre özgür olmalı ve bu özgürlüğün getirisi olan sorumluluk altında ezilmemeliyizdir. Bu açıdan bakıldığında intihar bize dayatılan hayata ve gelecekte olması muhtemel olan tüm ihtimallere sırtımızı çevirmemiz anlamına gelir. Kısacası intihar yani yaşamı reddetme özgürlüğün içerisindedir.

Bireysel özgürlük ve seçim hakkı toplumumuzca bazı konular dışında kısmen kabul görmektedir. İstediğimiz elbiseyi giymek, dilediğimiz yazarı okumak, arzuladığımız yasal alkolü içmek bizim özgürlüğümüz içerisindedir. Nitekim yapacağımız eylemin oluşacak sonuçlarına katlanması gereken yine bizler olmalıdır. Zira eylemi seçen bizler bu özgürlükten evvel koşulları tartmış ve kabullenmişizdir. Bu açıdan yaklaşıldığında intihar bireyin yaşama hakkı kadar doğal bir hakkıdır. Eğer bireyin yaptığı eylemin sonuçlarını ölçebilecek durumdaysa özgürlüğü engelleniyordur ve esasında bu durum bir insana yapılabilecek en hatlı yaklaşımdır.

Tanıma tekrar dönerek intiharın toplumumuzda neden engellenmeye çalışıldığını anlamaya çalışalım. İntihar bireyin ölüm ile sonlanması niyetiyle kendisine dolaylı ya da doğrudan zarar vermesidir. Burada dikkat etmemiz gereken nokta ölümdür. Her insanın hayatı elbet ölüm ile sonlanacaktır. İntihar eden birey kaçınılmaz sonunu kendi eli ile kendi istediği zamanda gerçekleştirir. Öte yandan bu sona daha erken bir anda başvurur. Sığ bir tespit yapmak istiyorum. Ölen bireyler genellikle ‘’Allah’a kavuştu, cennete gitti’’ gibi ibareler ile anılırken, intihar eden kişi tüm bu tanımlardan öte anılma saygısına bile erişemez.

Konumuza dönecek olursak biraz modelleme ile anlatımımıza devam edelim. Okuduğumuz bir romanı okumaya devam edersek kaçınılmaz olarak bitecek ve son bulacaktır. Birçok kimse zevk almadığı bin sayfalık bir kitabı bitirmek istemez. Hatta okurken acı çektiği bir kitap olarak düşünelim. Siz böyle bir kitabı okumak ister misiniz? Haklı olarak belki de ilk sayfasında kapatıp o kitabı bir daha açmayacaksınızdır. Bazı otoritelerin sizi bu kitabı okumak zorunda bıraktığını da düşünelim. Bu durumda kitabı kurcalayacak belki de internetten bulduğunuz bir özet ile yetineceksinizdir. Hiçbir güç size o kitabı dikkatlice ve kendinizi vererek okutamayacaktır. Okusaydınız kitap bitecekti, siz ise okumayarak kaçınılmaz sonu erkene aldınız.

Diğer bir örneğimiz kutsal olarak kabul edilen bir değer üzerine olmalı. Örneğin ortaokul yıllarında öğrencilerin İstiklal Marşı’nı okudukları anı ele alalım. Marş sırasında sırayı terk etmek söylememek, başka bir şey ile ilgilenmek doğru olmayan bir eylemdir. Bunu yaptığınızda muhtemelen toplum tarafından ayıplanacak ve bir daha yapmamanız gerektiği söylenecektir. Halbuki sizin yaptığınız sadece sonu erkene almaktır. Marş elbette bitecek ve herkes dağılacaktır, yine de kutsal bir değerin bölünmesi bir ayıp olarak değerlendirilir.

Hayatın tanrı tarafından bize verilmiş bir lütuf olduğunu iddia edenler kutsal olan hayatın erken bölünmemesi gerektiğini düşündükleri için intihara böyle bakmaktadırlar. Nitekim bu görüş kültürümüze kalıcı olarak yerleşmiştir. Bunu yıkmak için anlatmamız gereken şey insan özgürlüğünün tanrıdan bile yukarıda olduğunu kabul ettirmekten geçer. Fakat anlaşılması basit olgu kabul ettirilmesi bir o kadar zor bir şeydir.

Hayat bir Kur’an tilaveti gibi kutsal bir şey değil; istenildiği an kapatılıp yakılabilecek ucuz bir romandır.

‘’Düşünüyorum, Öyleyse varlığımı yok edebilirim’’ (Hakan Günday)

Son Düzenleme: 1 Mayıs 2020 / 17:24
  • Okunma
  • 22 Nisan 2020
  • Deneme
  • WhatsApp Yazı Linkini Kopyala
  • 1

    Darkaporeon

    @darkaporeon