Kızıl Gün

Stefan hızlı adımlarla karargaha doğru yürüyordu. Bir yandan son dal sigarasını cebinden çıkarmaya çalışıyor, diğer yandan da bu haberi yüzbaşı Vlademir’e nasıl söyleyeceğini düşünüyordu. Dalpınar’ın dik yokuşunu aştıktan sonra karargahı gördü. Yaklaştıkça yüreği yerinden çıkacak gibi oluyordu. İçeri girmesine son birkaç adımı kalmıştı ki durdu. Bir an sırtını karagaha döndü ve tekrar karar değiştirerek karagahın kapısına vardı. Kapıdaki askerleri selamladıktan sonra hızlı bir şekilde yüzbaşı Vlademir’in odasına yöneldi. Yumruk şeklini almış eliyle gri renkli demir kapıya vurdu ve içeriden gelen gür sesi duyunca kapıyı açıp girdi.

İçeri girdiğinde masa başında kümelenmiş Rus subaylar haritanın belirli yerlerini işaretlemişlerdi ve özellikle kırmızı daire içine alınmış yer Dalpınar’dı. Stefan bunu görünce yüreğindeki heyecan yeniden hararetlendi. Nasıl bir tepkiyle karşılaşacağını kendisi de bilmiyordu. Bu sırada keskin kaşları ve kapkara gözleriyle yüzbaşı Vlademir, Stefan’ın yüzüne bakıyordu. Hala konuşmadığını görünce yanındaki subaylara baş hareketiyle dışarı çıkmalarını emretti. Rus subaylar dışarı çıkınca Stefan yüzbaşının emriyle rahat pozisyonuna geçti. Karşısında ki bu iri yarı adama durumu nasıl izah edeceğini bulamamıştı henüz. Tam bu esnada tokat gibi gür bir ses:

  • “Evet Stefan seni dinliyorum” dedi.

Bacaklarındaki titremeye bir türlü engel olamayan sarı saçlı genç subay, ağzının içinde           dolanan  dilini bir anlık durdurunca:

  • “Komutanım Dalpınar’daki tepede çok fazla kayıp verdik. Köylülerin hepsi orada savunma hattı oluşturmuşlar. Korkut Ağa ve üç oğlu bütün köylüyü galeyana getirip o tepede toplamışlar. Ne yaparsak yapalım orayı alamadık” dedi.

Sinirden göz yuvaları açılan yüzbaşı hışımla masadaki haritaları savurdu. İki eliyle Stefan’ın yakasına yapışıp:

  • “Bu nasıl olur teğmen. Sizler daha köylüyle baş edemiyorken nasıl olur da bu üniformayı giyebilirsiniz? Altı üstü bir Türk köyü ve o köyün içerisinde yaşayan sıradan Türk köylüleri. Siz ise özel yetişmiş insanlarsınız. Onları nasıl yenemezsiniz. ”

Boğulacak gibi olan teğmen daha fazla konuşamadı. Neredeyse ağlayacak gibiydi. Boğazındaki ellerin gevşediğini hissetti ve derin bir nefes aldı. Sonra ardı arkası kesilmeyen emirleri dinlemeyi başladı:

  • “Derhal bütün birlikleri topla! Askerlere ilk başta acımamayı emret ve acıyan olursa cezalandırılacağını söyle. İki saat içinde hazır olun. Ben de sizinle geleceğim ve o tepeyi yerle bir edeceğiz. Bugüne kadar Büyük Rusya’nın isteyipte alamadığı bir yer olmamıştır , olmayacaktır!”

Sarı saçlı subay selamını verip:

  • “Emredersiniz komutanım” dedikten sonra sol ayağının üzerinde dönerek odadan çıktı.

Korkut Ağa elma ağacının çevresine bağdaş kurmuş köylünün orta yerinde , yaşlanmış bedenine aldırmaksızın bağırarak konuşuyordu:

  • “Ey evlatlarım, bacılarım, kardeşlerim! Bu elma ağacı yıllardır buradadır. Dedelerimizden, ninelerimizden bize kalan yegane varlıktır. Bu ağacın dibinde nicelerimiz serinlemiş, koşuşturmuş, oyunlar oynamıştır. Meyvesini gırtlağından geçirmeyeni yoktur. Şimdi bilmem nereden gelmişler ve bize atalarımızdan kalan bu tepeyi almak isterler. Bu tepe bizim, bu ağaç bizim, bu toprak bizimdir. Asırlardır bizler burada yaşamış, buranın suyundan içimiş, buranın toprağından karnımızı doyurmuşuz. Gerekirse bu toprağı kanımızla sularız ama yine de vermeyiz! Oğuz atamızı düşünün, Kürşad ağabeyimizi düşünün. Onlar asla kimseye boyun eğmediler. Onların Kızıl Elma’sı cihandı. Bizimkisi ise şuan üzerinde oturduğumuz toprak ve dibinde serinlediğimiz ağaçtır. Sanmayın ki bu bir hayaldir. Asla! Bu bir idealdir ve unutmayın ki idealler yeniden doğuşun simgesidirler. Gün, yeniden doğma günüdür! Gün, silkinip kalkma günüdür! Kansa kan, cansa can! Yeter ki yerinde rahat uyusun atam!”

Bütün köylüler Korkut Ağa’yı nefes almadan dinliyorlardı. Sözlerin etkisiyle kimi onaylarcasına başını sallıyor, kimi mırıldanarak tasdik ediyordu.

Bu sırada tepenin etrafına dizilmiş kum çuvallarının yanından bağırarak birisi koşuyordu. Herkes koşan kişiye doğru bakmaya başladı. Yaklaştıkça sesi daha da netleşti. “Korkut Ağa, Korkut Ağa” diye bağırıyordu. Neredeyse dili boğazına kaçacaktı. Kalabalığın arasına geldiğinde ellerini dizlerinin üzerine koyarak nefeslendi ve sonra:

  • “Ağam, moskoflar geliyorlar. Hem de karınca sürüsü gibiler. Sanki dünyayı toplamışlar. Ne yapacağız, ne edeceğiz?”

Kaşlarını çatan Korkut Ağa hiç istifini bozmadı. Hatta bakışları daha da keskinleşti. Avını bekleyen bir kurt gibiydi. Kalabalığın arasından iki adım ilerleyip durdu ve:

  • “Gelsinler evladım. Bizim kimseden korkumuz yok. Çünkü bu topraklar bizimdir. Onlar geldikçe biz de onların üzerine gideriz. Allah her daim yanımızdadır. Asıl onlar bizden korksunlar. Çünkü onlar insanlardan oluşan orduya sahip, oysaki biz Allah’ın ordusuna sahibiz!”

Bu sözler bir nebze olsa da ürken köylüyü yeniden cesaretlendirmeye yetti de arttı. Herkes dört bir yandan kum torbalarından oluşturdukları mevzilere doğru koşmaya başladı. Kiminin elinde tüfek, kiminin elinde tırpan vardı. Bazısı kürekle , bazısı da baltayla koşuyordu. Hepsinin gözlerinde biraz sonra şehadete varacak olmanın pırıltısı vardı.

İyice yaklaşan Rus ordusu hız kesmeden ilerliyordu. Karşılarındaki topluluğa insan gözüyle bakmıyorlardı. Kafalarındaki tek düşünce bir an önce o varlıkları yok etmekti. Yaklaştıkça daha da hırslanıyorlardı. Ama asla burada ne aradıklarını kendilerine sormuyorlardı.

Nihayet iki topluluk birbirleriyle göğüs göğüse geldiler. Atların kişnemesi ile insan çığlıkları bütün tepeyi sarıyordu. Korkut Ağa elindeki bilenmiş bıçağını Rus askerine saplarken bir anda oğlu Oğuz’un yere serildiğini gördü. Tam ona doğru koşarken arkasından kendisine saplanacak olan süngüye, gövdesini siper eden Turgut’unu gördü. Ağabeyine süngü saplayan Rus askerini bir hamlede altına alan Kürşad, savaş alanının aslanı gibiydi. Pençesini sapladığı kimse kurtulamıyordu. Elindeki baltayı o kadar iyi kullanıyordu ki yetişemediği yere baltası koşuyordu. Kendisini babasının vücuduna bir set gibi çekmişken vınlayarak gelen kurşun sesi Kürşad’ın bedenini soğuklaştırdı. Gözleriyle bunca vahşete şahit olan Korkut Ağa, artık önüne kim gelirse gelsin tek bıçak hamlesiyle kızıla boyuyordu. Stefan’ın “Komutan öldü” narası askerleri galeyana getirdi. Arkasına bakmadan kaçmaya çalışanlar kadar, kaçmaya yeltenecek nefesi olmayanlar vardı.

Güneşin yarısı ufukların ardına düşerken, diğer yarısı ortalığı tunca çevirmişti. Etraftaki cesetlerin başında kana susamış sinekler kümelenmişti. Beyaz gömleği, kırmızılaşmış Korkut Ağa tırnaklarıyla toprağa tutunarak elma ağacının dibine kadar sürüklendi. Rüzgarın hafif uğultusundan başka bir ses yoktu. Başını ağaca dayadı ve tam bu esnada yukarıdan kırmızı bir elma başının hizasına düştü. Artık son nefesini vermesine ramak kalan ihtiyar, kızıl elmaya bakarak:

  • “Biz onlarla savaşmak istemedik ama onlar bizden kanımızı istediler. Oysaki bizim kanımız pahalıdır. Bunu bilmediler, bilemediler. Şimdi sen, kızıl elma, burada olan bitenin tek şahidisin. Eminim ki gırtlağından geçtiğin her insanın, yüreğinde sonsuza kadar yaşayacaksın. Bu anı, bu toprağı ve bu insanlığı unutturmayacaksın. Kimbilir belki de bir gün bir çocuğun göğsünde yeniden doğacaksın!”
Son Düzenleme: 1 Mayıs 2020 / 19:37
  • Okunma
  • 15 Nisan 2020
  • Hikâye
  • WhatsApp Yazı Linkini Kopyala
  • 1

    Aybars İDİKUT

    @aybars