Mor Bereli Tek Gözlü Siyah Adam

Daha kaç koşmalık fersahlar kaldı önümde? Dediğinde mor bereli tek gözlü siyah adam, sol ayağının artık acıdan teklemeye, sesinin kısılmaya başladığını fark etmişti. Artık ağaçların üzerindeki kuşların neşesi kalmamıştı yüreğinde ya da ağaçların üzerinden yere düşen çocukların etrafa saçılan kanlarına aldırmaz olmuştu. Kendi acısından saysa olur muydu bunları? Bu kanları kendi bedeninden bildiğindendi bu vurdumduymazlık, öyle olmalıydı, öyle düşünüyordu ya da öylece kendisini kandırıyordu. Her defasında tam kafasının üzerinde uçan ancak her zamanda kendisini unutturmayı beceren kırmızı kelebek beliriverdi o anda, gidebildiğin fersahlar kaldı önünde, sen kaldın önünde. Deyip tekrar kayboluverdi. Ulaşmak istediklerim şimdilerde yerde ama. Çok mu sanki ağaçlardan düşen insanları tutmaya koşmak ve her düşüşlerinde insanların, biraz daha hızlanmaya yeltenmeler, he başucum, çok mu şey sanki bu dediklerim? Hadi diyelim yetişemedim, ne var sanki sızlansa şu yüreğim, delirse bir başkasına nağmına, koparsa kıyametlerini bir başına? Başının hemen üstündeki kelebeğin kayıplara karıştığını fark edince tek gözlü siyah adam, aldırmadan yerdeki kanlara ve görmeden ağaçların üzerindeki düşecek olanları, koşmaya başlamıştı tekrardan. Delirmişti sanki, elinden gelse alacaktı yüreğini eline ve olabildiğince sıkacak, içerisinden yeşil renkli, oyun desenli lunaparkları çıkaracak ve yalnızca insanlar kalacaktı. Elinden gelse, elinden geçip bir tek ellerin eline bakmaya yeltenecekti. Bütün bu düşünceleri arasında, arada teklese de koşmayı bırakmamış, her düşen ağacın yaprağına bir düşünce ikram edebilmişti. Bir düşünce, bazende bir kelime…
Fersahların sonuna geldiğini anladığında adam, dizlerinin üzerine çöküp bir süre bekledikten sonra başucuna dönerek, artık geldik, değil mi? Ağaçlar bitti, ölümlerden gelen düşmelerin sesi gelmez kesildi. Gökyüzünden haberler belirdi sanki, açıldı önümdeki siyahlar ve artık pak şekilde mavilikler gözüme serildi. Geldik değil mi başucum? Evet geldik, işte şimdi düşen yaprakların hesabının vakti. Ağlayan bebeklerin, annelerin ve dahi çağıldayan babaların acılarının yeri. İşte geldik, bütün koşmaların sonuna vardık sonunda. Bu sonda işte, ne krallıkların krallığı, ne vurdumduymaz yüreklerin esamesi okunmaz. Ellerden kalma eserlerin konuştuğu, dilcelerin yalanlıkların sustuğu ve ellerin gerçeği haykırdığı yer burası. İşte bak, kalk ayağa, koşmalarından kalan izlerine bak. Ve düştüğün yerlerden yükselen ağaçların serinliğini hisset, işte bak, terlerin sayesinde göğe ulaşan şenliklere bak.

  • Okunma
  • 9 Temmuz 2020
  • Hikâye
  • WhatsApp Yazı Linkini Kopyala
  • 1

    Ibrahim-Karci

    @ibrahim-karci