O Güne Dair

Yıllardır Şehr-i İstanbul’a gelir giderdim. Fakat hiçbirisinde o kadar heyecanlandığımı hatırlamıyorum. Zira her ziyaretim bir rutindi. Genelde sabaha karşı otobüsten iner, saat 11. 30’a kadar istirahat eder ve kahvaltıdan sonra rutin güzergahımdan şehri dolaşırdım. İlk durak Kadıköy. Vapura binmek için Kadıköy’e geçer ve gazete alıp bir sigara içimi kadar oyalanırdım. Genellikle iskeleye yanaşan ilk iki vapura binmez; insanların itiş-kakışını izler ve üçüncü vapurun kıç güvertesine atardım yorgun bedenimi. Alakasız saatlerde bindiğimden ötürü olacak ki ekseriyetle boş bir yer bulurdum. Sonrasında boğazın mavi sularında boğulurdu gözlerim…
İkinci durağım Eminönü… Hemen hemen her İstanbul ziyaretimde öğlen namazını Yeni Fatih Camii’nde kılardım. Kısa bir balık ekmek sefasından sonra altgeçidin çıkışında ki büfeden aldığım Beyoğlu Gazozu eşliğinde köprüden usulca geçer, balıkçılara selam verir ve denizi seyrederken bir sigara daha yakardım. Karaköye geçince Kemankeş Kara Mustafapaşa Camii önünden otobüse atlayıp Eyüp Sultana gider, iki rekatlık tahiyyat’ül mescid namazından sonra hazrete bir fatiha okuyup başlardım Pierre Loti’ye tırmanmaya… Evvela Üstâd Necip Fazıl’ın kabri şerifine uğrayıp sessiz bir hasbihal yapar, sonrasında aşağıya inerken gözüme ilişen birkaç kabre daha fatihalar fısıldayarak oradan ayrılırdım. Aynı otobüsün karşı yönden gelen hattına binip tekrar Karaköy’e dönerdim usulca ve Karaköy iskelesine yönelip tekrar vapura binerdim. Bu sefer vuslat; Üsküdar…
Üsküdar’ın yeri hep bambaşkadır bende. Çünkü Ordu’yu Hümayûn buradan sefere çıkardı asırlar evvel. Hemen tüm namlı kabadayılar birer üsküdar çocuğuydu çünkü. Kız Kulesi karşısında içilen her çay bambaşka bir şiirdi çünkü… İşte o yüzden Üsküdar hep bambaşkaydı bende. Ama gelin görün ki o güne kadar kız kulesinin karşısına geçip oturmuşluğum yoktur. Bilenler bilir; meydanda, iskelenin hemen karşısında bir camii vardır. Mihrimah Sultan Camii… Evvela oraya atardım kendimi. İkindi namazı cemaatine yetiştiysem şanslı sayılırdım. Borcumu eda ettikten sonra -Şimdilerde pek bi meşhur olan- Üsküdarlı Çakır Ahmet ağabeyden bir tatlı yiyip hayır duasını almakta rutinlerimdendi. Akabinde metroya binip turumu sonlandırırdım. Bazı günlerde Kurtlar Vadisi’nden aşina olunan ”Korcan Aile Çay Bahçesi”ne de uğrardım. Tavsiye ederim. Çayları da en az manzaraları kadar güzel…
Gelelim o güne… O gün sadece İstanbul’da ki gezi güzergahım değil, aldığım nefes dahi farklıydı. Sanki İstanbul’un havasını ilk defa soluyordum ve sanki her nefes ciğerimde yeni bir zerre meydana getiriyordu. Bu defa sabaha karşı değil gece yarısı indim şehre. Cuma gecesiydi. Birşeyler atıştırıp bırktım kendimi uykunun kollarına. Onunla aynı şehirde olmak bile kalbimin, göğüskafesimi parçalaması için yeterli bir sebepti… Zor da olsa uyudum. Sabah namazı vaktinde yolu gözlüyordum günün ilk sigarasıyla beraber. ”Belki de” diye fısıldadım sigaramın o ince dumanına ”belki de şurdaki arabanın içinde o vardır. Kim bilebilir…’’ Ben sabah namazını kılarken o işyerine gidiyor olmalıydı. Hatta belki yanıbaşımdan geçen otobüste o vardı. Ama bilemezdim…
O gün, hiçbir İstanbul ziyaretimde yapmadığım bir şey yaparak koskoca Selimiye, Sultan Ahmet, Eyüp Sultan hatta belki Ayasofya Camii dururken mimarisi 21. Yüzyıla ait olan bir mahalle camiinde Cuma namazımı eda ettim. Cumadan sonra hem biraz muhabbet olsun hemde sigaramın yanına çay yakışır diye düşünerek bulduğum ilk kahvehaneye dalıverdim dilimden selamlar saçarak. Kahveci delikanlı kültablasını ve çayı masaya bırakırken yüzüme bakıp tekrar çaya baktı ve ‘’Ağabey çay açık olmuş, yenisini doldurayım’’ dedi ben ağzımı açmadan. Gülümsedim. Nasıl anlamıştı acaba? Ya gönlü sağlam bir zat idi yahut benim gözlerim birşeyler söyledi. İkindiezanı kahvehanenin içine doldu ve sigaranın dumanından çekip aldı gözlerimi. Hesabı ödeyip bir pasajın mescidine girdim. Ezan bittikten sonra on beş dakika kadar bekledim. Fakat ne gelen vardı ne giden. Üzülmüştüm. İstanbul gibi bir memlekette cemaatsiz şekilde kalan bir mescid, boynumu bükmüştü. Münferit olarak borcu teslim ettik. Akabinde bir fikir geldi aklıma. Mesai bitimine gidip ona bir sürpriz yapabilirdim. Öyleyse durmamalı, hemen işe koyulmalıydım. Zira ne arabam var ne de otobüs-dolmuş güzergahı biliyorum. Gideceğim yer buralara yakın e vakitte var fazlasıyla. Madem öyle taksiye binmek yerine yürüyelim bizde… Yürüdüm. Biraz da erken gitmişim. Kırk-kırk beş dakika işyerinin önünde voltaladım. Sonra sürprizimi yapamadım. Babası arabayla gelmiş almaya. Delikanlıya yakışmaz babasının yanında ki kız arkadaşıyla muhabbet etmek. Sustum. Boynum bükük bir halde gerisin geriye döndüm geldiğim yoldan. Sonra çocukluktan beri dostum olan arkadaşım geldi aklıma. İstanbul’daydı. Onun yanına gitmek geçti içimden. Aradım ve müsait olup olmadığını sordum. Maltepe otobüsüne bindim. İstanbul’da bçyle sokaklarda mı varmış? İlk defa hedefi bilmediğim bir yöne gidiyordum İstanbul’da. Sağolsun bir teyze ineceğim durakta beni uyardı.
Saat sabah 8. 23 . Dün gece muallakta kaldı buluşup buluşamayacağımız. Saat dokuzda uyanık olmamı, bana haber vereceğini söylemişti Sevgili Mavi. Alarmımı 8. 45’e kurmuştum fakat heyecanım daha erken uyanmamı sağladı. Telefonuma uzanmıştım ki mesaj sesini duydum: ‘’Günaydın. Buluşuyoruz!’’ Bir tebessüm yerleşti ki yüzüme sormayın gitsin… Hemen kalktım, duş aldım, üst-başımı giydim ve arkadaşımı kaldırdım. Buluşacaktık eyvallah ama nerede? Henüz bu soruyu sormadan Üsküdar metrosuna binmiştim bile. Metroda aradım ve cevabnı bildiğim soruyu yine de sordum: ‘’Nerede buluşuyoruz?’’ Cevaba şaşırmamıştım…
Üsküdar’a, o kadim ve hazin semte, gelmiştik. Meydanda biraz turlayıp sohbet ettik arkadaşımla. Biraz siyaset, biraz futbol, biraz da gün içerisinde neler yapacağımız hakkında konuştuk. Muhabbettin koyuluğu ile adımlarımızın sıklığı doğru orantılıydı. Telefonumun zil sesi melodisi beni muhabbetten çekip aldı. Arayan O’ydu, gelmiş olmalıydı. Kalbime kulak verdim; heyecandan durmuş olmalıydı…
Kısa bir selam-sabah faslından sonra birbirimize doğru yürümeye başladık. Her attığım adım beni ona iki adım birden yaklaştırıyordu. Uzaklarda siyah ve yeşil renklere bürünmüş birisi vardı ve gözüm durup durup O’na takılıyordu. Sanki beni kendisine çeken bir tılsımı var gibiydi, adımlarımı istemsizce sıklaştırdım ve… Evet bu O’ydu. Karşımda; bildiğim tek mavi duruyordu. Heyecandan buz gibi terlediğimi hissediyordum. Beni farkedip etmediğini anlamak için seslenmek zorundaydım ama nasıl?
Hayatım boyunca hiçbir hanım ile samimi bir ilişkim olmamıştı. Sadece ablam ve bir dostum vardı. Onlarla da aramda ki samimiyet sebebiyle hitap konusunda sıkıntı yaşamıyor, içimden o an ne geçiyorsa öylece seslenirdim. Sanırım şimdi de aynını yapmalıydım. Ve elimi uzatıp seslendim:
-Selamûnaleyküm!
Gülümseyerek aldı selamımı ve elimi sıktı. Hayatımda ilk defa bir hanımın eline deyiyordu elim. Biliyorum günahtı, fakat ben bu günahı göze almıştım. Okulda bırakın temas etmeyi hanımların kalabalık olark geldiği yönden -olurda elim çarpar Allahmuhafaza- düşüncesiyle yönünü çeviren benim kendi isteğimle bir hanımın elini sıkmıştım. Biliyorum günahtı, fakat ben bunu göze almıştım… Arkadaşımda gülüyordu bıyık altından. Sonrasında öğreniyorum ki dostumun gülüşünün sebebi hareketimin komikliğindenmiş. Meğer ben O’na selam verirken asker arkadaşıma selam verir gibi vermişimde haberim yokmuş. Evet bu açıdan bakınca gerçekten haklıydı. Hatta sonrasında bana da komik geldi bu durum. Ama elimden bir şey gelmezdi. Çünkü yıllardır böyle görmüş, böyle yaşamıştım. Pişman değilim. Böyle yaşadığım için gururluyum. Belki komikti evet ama ayıp değildi. Selamdan daha güzel hitap sözcüğü olabilir mi?..
Biraz komik olan karşılaşma faslının akabinde yürümeye başladık. Kız kulesi’ne doğru sahil şeridini adımlarken adımlarımı adımlarına uydurmaya çalışıyordum. Sol yanımda yürümesi tarifi mümkün olmayan mutluluklar yaşatıyordu bana. Bir bankı işaret ederek ‘’oturalım mı?’’ diye sordu. Aslında onunla yürümek gayet hoştu. Neden oturmak istediğini sordum. Aldığım cevap birkez daha aynı şeyi hissettirdi: O, yıllardır duasını ettiğim insandı. Sonunda yazımız birleşmişti. Beklediğime değmişti. Neden oturduğumuzu sorduğumda bana şöyle bir baktı ve ‘’Yürürken sigara içemediğini söylemiştin. ’’ dedi gülümseyerek. Benim bir sohbet arasında söylediğim şeyi unutmamış, bana ait bir özelliği hatırlamıştı. O an yeryüzünde ki en mutlu insan bendim…
Bir sigara içiminden sonra tekrar yürümeye başladık. Gözümü O’ndan alamıyordum. Sonra oraya geldik… Kız Kulesi… Bir sigara içimi için oturmuştuk. İkinci sigaramı yakmaya kalkışınca elime vurup fazla içtiğimi söylemişti, ben ise birkez daha mutluydum. Eli elime değmişti… Sonra biraz daha yaklaştık Kız Kulesine. O, şiir gibi dudaklarıyla çayını yudumlarken benim gözlerim de onun yüzünün kıvrımlarında kayboldu. İzliyordum ama izlerken özlüyordum da. Öyle garip hissediyordum işte. Kabul olmuş duam karşımdaydı, ben O’nu izliyordum. Bakışlarımı yakaladığı zaman kesik kesik gülüyordu. O gülünce sanki ben cenneti tadıyordum. Birşeyler söylüyordum, O gülüyordu; O gülünce ben havaya uçuyordum… Gözlerinin içinden kendimi izliyordum. Öyle güzel gözleri vardı ki ben bile güzel görünüyordum. Sonra bir ses duydum. Martı seslerinden ve dalgaların hışırtısından daha yakındı. Yanı başımızda olduğunu hissediyordum ama gözlerimi gözlerinden alamıyordum. Hoş almakta istemiyordum ya neyse. Küçük bir kız çocuğu eline tutuşturulmuş şeyleri satmaya gelmişti. Beni onun gözlerinden ayırdığı için istemeden kızdım kıza. Bu defa O’da bana kızdı. ‘’Küçücük çocuk o!’’ Bunu söylerken yüzünde beliren o hafif gülümseme yeryüzündeki tüm kötülükleri öldürecek kadar güzeldi…
Madem Üsküdar’daydık ve madem serde hem sevda hem dayılık vardı, eski raconları es geçmek olmazdı. Eskiden kabadayılar sılaya giderken yahut mahpusa düşerken yavuklularından bir yazma alırlarmış. Maksat yâr kokusuna duyulan hasreti bir nebze olsun azaltmaktır… Bende rica ettim. O’ndan bir hatıra, kokladıkça özlem giderebileceğim bir armağan istedim. Sağolsun bağışladı…
Titreyen telefonlar, küçük satıcılar bazende çayımızı getiren kardeşler bölmeye çalışsada bakışlarımı ben doyunca baktım O’na. Her ne kadar doyamasamda… Mecbur kalktık. O’nu bilmem ama ben O’nunla orada dört mevsim, dört yıl hatta dört asır hiç kalkmadan otururdum. Ama kalktık… Yürüyorduk ve yine solumdaydı. Hem deniz hemde O. Sol yanım masmaviydi… Koluma girmeyi teklif ettim, kabu etti ve bana huzuru bahşetti. Şimdi Sol Yanımın Sahibi sol kolumdaydı ve biz Üsküdar sahilini adımlarımızla titretiyorduk. ’’Galata’yla Kız Kulesi’nin Aşkı’’nın yazarı şimdi Galata’yla Kız Kulesi’nin gözleri önünde kolumdaydı. O gün uçmayı henüz öğrenen kuşlar dahi benim kadar mesud değildi…
Kısacık sahil hemencik bitti. Metronun girişine geldiğimizde artık son nazarlarımı sundum gül yüzüne. İlk defa sarılmıştım. O ne büyük nimetti… Sonra yavaşça gözden kayboluşunu izledim. Sanki koşarak gelip tekrar sarılacaktı bana. Bekledim… İşte ben her gece o gişenin önünde bekleyerek uyuyorum. Sanki uyandığımda o koşarak gelip birkez daha sarılacak bana… Hem bazen uyanmamı beklemeyip rüyalarımda bile sarılıyor zaten. İşte ben orada bekliyorum…

  • Okunma
  • 14 Mayıs 2020
  • Hikâye
  • WhatsApp Yazı Linkini Kopyala
  • 1

    Berat Talha Alkan

    @berattalha99