Özledim 1. Bölüm

Özlem duyuyordum hem kaybettiklerime hem kazanamadıklarıma. Iyisi mı kaybettiklerimden başlayayım. Kazanamadıklarım için hala bir umut var.
Güneşi gökyüzünde bekletmeye değer birkaç insan tanırdım. Birer birer gitmeye meyilliydiler ve olan oldu. İlk defa gerçek manada kaybeden olmuştum.
Bir cumartesi sabahı uyandım hayatımın ilk kaybıyla başlanan sabaha. Ne uyanış? Rüyaları hayra yorumlayan ben ilk defa göğüs kafesimde mükemmel bir sancı bırakıyordu. O geniş salonda ruhum daralanıyordu. Sonunda duramayıp attım kendimi sehrin dış dünyasına. Uzun caddelere sığamadım, büyük parklarda dolaşamadım, uzun ince yolları yürümeyi gözüme kestiremedim. Geri döndüm. Sanki kara haber tez duyulsun diye erken uyandırılmıştım içimdeki kayıpsız ruhum tarafından. Kapı eşiğinde duraksadığım üç beş saniye bir cağ devirdi 21 yıllık ömrümde. Ben de artık bir kaybedendim.
Girdim içeri, Mustafa evde! Halbuki uyandığımda yoktu ve ben alışık değildim bu saatlerde onun yüzünü görmeye. Geceyi gündüz yaşayan, gündüzü de gece yaşayan birinden beklemediğim bir hareketti. Susuyordu, konuşsun da istemiyordum. Dedim ya ilk defa kaybedendim ve her şey bu kurala göre gitmesi gerekiyordu. Bütün gün yüzlerce kelime kullanan Mustafa sadece iki kelimeyle kara haberi vereceğinin sinyalini kulaklarıma iletmişti:
-Gitmemiz gerekiyor.
Nereye sorusunu sormak istemiyorum. Hem daha yeni geldim, dedim. Aynı sinyal ikinci defa gönderildi kulaklarıma bu sefer hıçkırıklı bir tonla:
-Gitmemiz gerekiyor.
Bu sefer nasıl sorusunu dilim sendeleye sendeleye sordum:
-Nereye.
Öyle bir cevap ki daha özlem kokusu sinmemiş ne elbiselerime ne yüreğime.
Gidiyoruz gitmemiz gereken yere. Iki bilet aldık biri cam diğeri can kenarı. Cam kenarında Mustafa, can kenarında ben oturuyordum. Sanki canımın ne kadar yanacağını hissetmiş gibi kurulmuşum o yere.
Yol bitmiyor, vakit geçmiyor ve daha da önemlisi ben gittiğimiz yer dışından başka hiçbir şey bilmiyorum. Yol çok uzun darlanıyorum, aradan geçen 8 senelik ömrümden uzun sürmüştü o gün, senede on defa arşınladığım o yol.
Yol bitti. Benim de iyiye aidiyet bağlayan umutlarım da yavaş yavaş bitiyordu. Bir mola vaktiydi benim hayatımda bu bitmek bilmeyen kara gün.
-Geldik işte, dedim.
– Bir yol daha bıraktılar yaralı gönlümün seyahat etmek istemeyen ömrüne. Tek fark vardı: Ben ne olduğunu öğrenmiştim. Insanın ilk kaybı bütün kaybedebileceğinin toplamı olmamalıydı. Aklınıza takılan şu: Anne mi, baba mı? Ben “ÇINAR” diyeyim siz bana o kelimeyi söyletmeyin. Büyük kaybettim küçücük ömrümde.
Bir daha o kelimeyi kimseye kullanamayacak olmak, lugatimda bildiğim bir kelimeyi yüreğimin sandığına kaldırmak zorundaydım. Iki gün önce birlikte yemek yediğim, cam kenarından bakarken el sallamayan ama bana gözleriyle elveda diyen… Bir daha asla cam kenarından bilet almayan bir kaybedenim ben. Gözüm çınar ağaçlarına ilişir de tutamam içimdeki kederi.
Döndüm, duramadım oralarda. Anlamsızlaşan hayat karşısında aile ve dost sığınağım oldu o zamanlar. Bir akşam dört sınıf arkadaşı yemekte otururken saniyeler içinde çaldı üç telefon art arda: Babam arıyor.
Yutkunmak istedim ama gözyaşlarım tıkadı göğüs kafesini. O telefonlar çalarken anladım ne büyük kaybettiğimi.
Sırada ikinci büyük kayıp var ama ben habersizdim…

  • Okunma
  • 19 Nisan 2020
  • Hikâye
  • WhatsApp Yazı Linkini Kopyala
  • 3

    Lokman Özdemir

    @lokman56

    20 Nisan 2020 / 01:58

    Özlem duyuyordum hem kaybettiklerime hem kazanamadıklarıma.
    Çok güzel bir hikaye okuttun bana, tebrik ederim ?

      20 Nisan 2020 / 09:43

      Teşekkür ederim. Gerçeklerden beslenen her şey etkilidir. Diğer bölümünü de tavsiye ederim ??