Saatçi Baba

Zamansız zamanlarda zamansızlığın zamanı yaşanıyordu.

Günün ilk ışıkları dar kıvrımlı çelimsiz sokağın her yanını aydınlatıyordu. Sokak lambaları günün aydınlığıyla birlikte uykuya dalmışlardı. Bir geceye benzeyen siyah paltosu ve her adımında demircilerin çekiç seslerini andıran kahverengi kundurasıyla sokağın başında kasvetli bir adam göründü. Ağır adımlarla yürüyüşü kimseyi uyandırmak istemiyor gibiydi.

Birkaç metre yürüdükten sonra gençliğinin çoğu zamanını geçirdiği saatçi dükkanının önünde durdu. Özlem dolu gözlerle camekânda görünen saatleri süzdü. Sanki hepsi bir ağızdan acıklı bir hikâyeyi anlatıyordu. Esmer tenli elini camekâna uzattı genç adam. Yavaşça sol tarafta bulunan kapıya doğru yürüdü. Hala aynıydı her şey. Kapının rengi , camekânın tarihi ve tik takların belirsizliği…

Usulca kapının demir koluna bastırdı. Neden sonra açılmadığını fark etti. Koyu kahverengi gözleri kapının iç tarafından asılmış , beyaz bir kağıtta yazan mısralara takıldı.

Bir mahşer…

Yalan zehrine bulanmış kızgın hançer.

Belki de anıları zihinlerde dolaştıran masum kamber…

İnsanoğlu , her ne kadar kuşatmış gibi görünse de dünyayı,

Tik taklar belirliyordu akıp giden hatırayı.

Peki neydi giden? Kimdi kalan?

Nereye kadar vurulacaktık akrep ve yelkovan orduları tarafından

Daha kaç kez eritebilirdik dakikaları?

Ya da kaç defa geçirebilirdik ki süzgecinden yüreğimizin

Keşkelerle donatmamış mıydık anılarımızı?

Yoksa bir başka sefere mi bırakmıştık zamanlarımızı?

Okuduğu şiirin her dizesinde saatçi babayı görüyordu. Şimdi anlamıştı dükkanın neden kapalı olduğunu. Çünkü saatçi baba yolculuğunun son durağına varmıştı.

Genç adamın göz pınarları durmaksızın akıyordu. Dükkanın önüne düşen damlalar tik takları daha da hızlandırıyordu.

Aniden omzuna bir elin dokunmasıyla irkilen genç adam , arkasını döndüğünde üzerine kahverengi bir kaban geçirmiş , siyah kumaş pantolonlu ihtiyarı gördü. Beyaz sakallı yüzü ve irice göbeğiyle tam bir tatlılık abidesi olan yaşlı adam:

“Kenan! Bu ne sürpriz böyle evladım. Ne kadar da çok oldu görüşmeyeli değil mi?” diyerek genç adama fırsat vermeksizin sımsıkı sarıldı.

Bu güven verici sarılmaya kayıtsız kalamayan genç adam da kollarını ihtiyara sardı. Bir süre böyle kaldıktan sonra ihtiyarın da gözlerinden yaşlar akmaya başladı. Sanki genç adamın gözlerinde gördüğü şeyi yüreğinde yaşıyordu.

Birkaç adım sessizce ilerlediler. İkisi de konuşacak çok şey olduğunu biliyor fakat konuşmaya cesaret edemiyordu. Nihayet ölüm gibi süren bu anlaşmayı ihtiyarın dudaklarından dökülen kelimeler bozdu:

“Özledin mi burayı?”

Genç adam kilitlenmiş ağzının anahtarını çevirdi ve:

“Ben burayı hiç özlemedim Mehmet amca. Çünkü her gittiğim yere yüreğimde götürdüm. Her gün bu sokakta saatçi babanın yanında yaşadım ben”

Mıh gibi beynine girdi ihtiyarın , genç adamdan duyduğu bu sözler.

“Saatçi baba son durakta indi değil mi?” diye sordu Kenan.

İhtiyar , gövdesine inen bu can alıcı sorunun etkisiyle bir an için bedenini hissetmedi. Durakladı. Sesi titreyerek:

“E…evee…t” yutkundu ve nefesini bir hamlede içine çekip “ çok iyi bir insandı. Seni de çok severdi. Burada olmadığın 5 yıl boyunca hep senden bahsetti. Sen , onun oğlu gibiydin. ”

Genç adamın yüreği sıkıştı. Etraf karardı. Saatçi babayı karşısında görüyor gibiydi. Tek bir soru döküldü cansızlaşan dilinden:

“Nasıl oldu ve ne zaman oldu Mehmet amca?”

İhtiyar ayaküstü durdukları sokağın oratasında biraz sonra anlatacaklarını ruhunda hissederek konuşmaya başladı:

“Sen gittikten sonra saatçi babanın kolu kanadı kırıldı ama asla sana darılmadı. Her zaman , o haklı dedi. Gün be gün zayıf düştü narin bedeni. Hep zamansızlığın zamanından bahsetti. Biliyorsun kalp piliyle yaşıyordu ve o pil gün geçtikçe bitiyordu. Çok söyledik “ gel baba yenisini taktıralım şunun “ ama hep inatla “ hayır bu pilin ömrü Kenan buraya geldiği zaman yenilenecek. Benim hayatıma onun bu dükkana girişi hayat katacak” dedi.

Dünya başına çöktü genç adamın. Nasıl gittim? diye kendi kendine kızdı.

“Sonra…” diyerek tekrar devam etti ihtiyar “ her gün bir gözü dükkanın girişinde , bir gözü sokağın girişinde seni bekledi. Geçen yaz hava kavuruyordu yeryüzünü. Alacağı varmışcasına yakıyordu güneş bizi. Kendimi saatçi babanın dükkanına atayım da orada biraz otururum dedim fakat dükkana girdiğimde saatçi baba boylu boyunca uzanmış yatıyordu. Gelmeni beklerken zamanı bitmişti. ”

Elleriyle yüzünü kapatan genç adam boğuklaşan sesiyle:

“Yetiştirme yurdundan çıktığımda daha 18 yaşımdaydım. İş ve kalacak bir yer arıyordum. Kader ağlarını öyle bir örmüştü ki kendimi bu sokakta bu dükkanın önünde buldum. Merhametli elini ilk kez o gün uzattı bana saatçi baba ve beni de oğlu gibi yetiştirdi. Hiç evlenmeyip hep bir evlat hasretiyle yaşayan o adama ben oğul olmuştum. 18 yıl boyunca hiçbir zaman tatmadığım baba sevgisini o adamda tatmıştım. 10 sene boyunca bana çok şey öğretti. Merhameti , erdemi , vicdanı ve zamanı… Bana hep derdi ki “ evladım biz insanoğullarının en önemli şeyi zamandır. Zaman olmazsa hiçbir şey olmaz. Onu değerlendirmeyi iyi bilip , anı yaşa. Yapacakların için vakit kaybetme. Çünkü zaman bir daha gelmeyecek” yıllar böylece akıp gittikten sonra ailemi bulmaya karar verdim ve bu konuyu saatçi babaya açtığımda önce üzüldüğünü gördüm ve sonra “ tabi ki bulmalısın evladım. Bu senin hakkın. Git ve bul. ” Dedi. Biliyorum içi kan ağlıyordu ama o zerafeti güzel merhameti bu ağlamayı bastırıyordu. O akşam yola çıktım ve tam 5 yıl boyunca ailemi aradım. Evet onları buldum fakat ben hep saatçi babayla yaşadım ve tarifi imkansız sevgi dolu bağrına yeniden geldim lakin onu bulamadım”

Sert rüzgarın esmeye başladığı beyaz gelinlikli sokakta iki adam da öylece kalakaldı. Belkide içlerinde ki birkaç parça cesaret kırıntısını bu sokağa serpmişlerdi.

Sustular sustular ve sustular.

Havanın gittikçe kızgınlaşan tavrı iki adamı da titretmeye yetmedi. Bedenlerinde koca bir volkan patlıyordu.

Yüzüne doğru esen rüzgara aldırış etmeden hızla yürümeye başladı genç adam. Arkada kalan ihtiyar , yaşlılığın etkisiyle genç adama yetişemeyeceğini anladı ve bağırdı sokağı inletircesine:

“Nereye gidiyorsun Kenan?”

Genç adam durdu. Sağ omzunun üzerinden acı bir gülümsemeyle geriye doğru baktı:

“Zamansızlığın zamanına gidiyorum” dedi.

Son Düzenleme: 1 Mayıs 2020 / 19:38
  • Okunma
  • 15 Nisan 2020
  • Hikâye
  • WhatsApp Yazı Linkini Kopyala
  • 1

    Aybars İDİKUT

    @aybars

    15 Nisan 2020 / 10:22

    Emeğinize sağlık, eserinizi büyük bir tevâzu ve de hikmet nazarıyla okudum.
    Bir tasavvur canlandı okurken.
    “Vuslat” dizisi, Sâlih Baba (hikmetli konuşan bir bilge/ârif insan) karakteri ve yönünü bir şekilde şaşırıp gelenlerin meclisi; ifrad ve tefride düşen beşerin, ‘İnsan’ı Kàmil’ mertebesinde adım adım yükselişine şahid olan antikacı dükkanı…
    ‘Âriflerin satranç oyunu’, 101 Mertebe; ‘İyi insan’ olma yolunda derinlemesine işlenen hâkikati celbeden mes’eleler…

      15 Nisan 2020 / 10:46

      Yorumunuza hayranlık duydum. Bu hikayeyi yazalı 6 sene oldu ve okuttuğum insanlar arasından ilk defa böylesi derin bir yorum yapana rastladım. Teşekkür ederim. 🙂

    15 Nisan 2020 / 10:58

    Her şey ‘aşikâr’… bu noktada nereden bakıldığı; görülenin ne olduğu ve görende oluşan tasvir mevcut esere bir yön tayin ediyor. Gönül gözüyle bakmak esastır Pîrim, en doğru hitâbı o yapar çünkü.🌿 eyvAllah…😌✋🏻

    15 Nisan 2020 / 11:00

    Eyvallah 🙂