Sonsuz Sonlu Dört Yıl

Kendimden emin olduğum, kim olduğumu, ne yapmak istediğimi bildiğim bir dönemdeyim. Zamanla gerçekleşen bu kendini tanıma eyleminde bana yılların çok yararı oldu. Şimdi dönelim bu yolun başına, 4 yıl önceye. 4 yıl diyoruz evet. Dile kolay geliyor söylemesi. Kocaman 4 yıl.. Büyüdüğüm, kendimi bulduğum 4 yıl. Her şeyin ortasında olduğum bir dönemdi üniversiteye başladığımda. Tam olarak ne yapmam gerektiğini bilmiyordum. Kendi şehrimde hiç okumak istemezdim, başka bir şehirde okuyacağıma o kadar emindim ki! Bana göre, hiç kimse üniversite okurken ailesinin yanında kalmamalıydı. Ayakta durabilmeyi, işlerini tek başına halledebilmeyi, düşmeyi, kalkmayı, parasız kalmayı, arkasında birileri olmadan yaşayabilmeyi başka nasıl öğrenebilirdik ki? Kitapların dünyasına çok eskiden girmiş biri olarak okumayı, yazmayı severdim hep. Ama bana edebiyat bölümü okuyacaksın deseler inanmazdım. Ciddiyim, inanmazdım. Hayat bazen istemediğimiz kadar şaşırtır bizi. Artık şaşıracağın bir şey kalmadığını düşünürsün. Ama öyle olmaz ve sen yine şaşırırsın. Tam da öyle olmuştu bölümü kazandığımda. Bazen bir şeyleri değiştirmek için uğraşır sonra pes edersiniz ya öyle yaptım işte. Bıraktım, akışına…
Üniversitenin ilk günü için inanılmaz bir heyecan vardı içimde. Çünkü anlatılanlara göre üniversite çok farklıydı. Yani biz öyle duymuştuk. Okulun ilk gününe sadece bir gün kalmıştı. Ve ben bütün gece uyuyamamıştım, yeni bir ortam heyecanından. Her ortama çabucak alışabilen biri değilim. Bu beni biraz ürkütmüyor değildi. Sınıfa girdiğimde ilk izlenimim için tam olarak şunu söyleyebilirim. Lise 5’e geçmiş gibiydim. Sadece insanların dış görünüşü ve bulunduğumuz mekan değişmişti. Ruhlar, fikirler, karakterler aynıydı. Tamam biraz abartmış olabilirim. Alıştığım bir ortam değildi ama çok da uç noktalar diyebileceğim bir şey yoktu ortada. Farklı eğitimciler vardı, lisede olduğundan daha farklı. Elbette onlar da öğretmendiler ama alıştığım öğretmen kalıbı yoktu. Daha az şefkatli, daha çok sert. Ya da bana öyle gelmişti bu aşamada. Çocukluk evrelerini bırakmamız için iğneleyici konuşurlardı bazen. “Artık liseli değilsiniz” derdi Hakan Hoca mesela.
Bu süre zarfında her günümün aynı geçtiğini fark ettim. Böyle olmamalıydı, 4 sene böyle bitmemeliydi, bir amacımız, bir heyecanımız olmalıydı. Derse giriyorduk, çıkıyorduk. Kimileri eve kimileri yurda uyumaya gidiyordu. Ya da elimizde telefonla kampüste amaçsızca dolanıyorduk. Öyle çok bunalımlı günlerden geçiyordum ki… Kaçtım, sığındım harflere ve cümlelere. Her şey kötü giderken yazmak iyi geliyordu. Hayatı bile devrik yaşarken kurallar kime uygundu? Karşı koymak neye yarar sağlıyordu? Hiç susmayan telefonlarımız vardı ve hala var. Sürekli “tık tık” mesaj sesleri… Sürekli şikayet eden ve isyan içinde olan insanlar olduk. Belli ki zamana uymuştuk biz de.
Çok yoğun olduğumuz dönemler oldu. Formasyon dersleri, okul dersleri, staj dönemi, günlük hayatın getirdikleri… Ama her şey gibi bunların da geçici olduğunu yaşayarak, deneyimleyerek öğrendim. Şikayet ettiğimiz, isyan ettiğimiz birçok şeyin bir çocuğun aç kalması kadar ya da anne babasının öldürülmesi kadar acı ve ehemmiyetli olmadığını fark ettim.
Herkes gibi benim de pişmanlıklarım oldu. Hayatımı etkiledi kimileri, kimileri yara açtırdı, kimileri ise öyle bir değip geçti.
Edebiyatın sonsuz bir kelime evrenine, hayal gücüne sahip olduğunu öğrendim. Ne istiyorsan o olabilirdi edebiyat senin için. Küçük bir kız çocuğu olabilirdin. Eski bir oyuncak, bilinmeyen bir karakter, bir uzaylı ya da gül ile bülbül… Sonsuz bir kapı, sınırsız kelimeler ve bolca hayal gücü… En önemli şeyi unuttum. Tabi ki sevgi…
Her şeyin sevmekle başladığını öğrendim. Sevmeyince yapmanın işkence gibi geldiği görevler ya da zorunluluklar, sevince aşacağımız bütün zorluklar. Kendime “ben ne yapmak istiyorum” diye sorduğumda şimdi bunun cevabını verebiliyorsam 4 yıl içinde öğrendiğim çok şey var demektir.
Çabalamadan, emek sarf etmeden hedeflerimize ulaşamayacağımızı öğrendim. En ufak bir hedef bile çaba gerektiriyordu. İnsanların birçoğunun bencil ve çıkarcı olduğunu öğrendim. Senin yıllarca emek verdiğin şeyler için birilerinin tek sözünün yetmesi midemi bulandırdı. Alıştıra alıştıra öğretti hayat. Bölüme ilk başladığımda önümde uzun bir yol olduğunu biliyordum. Nitekim gerçekten de çok uzun bir yolmuş.
Araştırma yapmanın güzelliğini, yeni bir bilgi öğrendikten sonraki mutluluğu öğrendim. Bilmem gereken bir bilgiyi bilmediğim zamanki utancı, sorumlu olduğum ödevleri yapmadığımda yüzüme gelen o mahcubiyeti öğrendim. Bazı gerçeklerin yıllar sonra ortaya çıktığını, bazı olayların ve olguların asla unutulmayacağını, birlik olmanın verdiği o muhteşem hissi, öğretmenlerimiz tarafından onaylanmanın sevincini, sınavlara girerken yaşadığımız stresi bir daha hiçbir yerde bulamayacağımızı öğrendim. Beraber yürüdüğüm yol arkadaşlarımın yüreklerindeki yüceliği, düştüğüm zaman beni kaldıran insanların da olduğunu öğrendim. Ve Can Yücel’in muhteşem felsefesini kendi felsefem edindim , ”Bağlanmayacaksın bir şeye, öyle körü körüne.
Bağlanıyoruz evet; bir nesneye, bir kitaba, bir filme veya bir insana… Birini sevince onsuz yaşayamayacağımızı sanıyoruz. O giderse hayat biter sanıyoruz. Oysaki herkes devam ediyor hayatına. Bitmez sandığımız her şey bitiyor, gitmez sandığımız herkes gidiyor.
Güçlülerin güçsüzleri evrenin var oluşundan beri ezdiğini, çok zalim ve gaddar insanların var olduğunu, her şeyin para olduğu bir dönemde yaşadığımızı, masum çocuklara bile zulüm yapıldığını, insanların isyankarlaştığı, şükretmekten çok uzak bir toplum haline geldiğimizi öğrendim.
Şimdi bitiriyoruz bölümü. Biraz hüzün, biraz keder…

  • Okunma
  • 27 Nisan 2020
  • Deneme
  • WhatsApp Yazı Linkini Kopyala
  • 1

    Esra Kuş

    @esrakus

    2 Mayıs 2020 / 06:23

    Nasıl da geçiyor zaman….

      2 Mayıs 2020 / 09:52

      Biz fakına varmadan geçiyor. Yaşam telaşımız o kadar çok ki.