Vefasız Vefa-2

Tükenmiş dumanı bir kenara atıp, yenisini yaktı. Eliyle karnını ovuşturdu. Acıktığını hissetti ve adımlarını daha da hızlandırdı. Sokağın yıllardır düzeltilmeyen çukurları insanlara göl havası veriyordu. Ne zaman yağmur yağsa bir şezlong kapıp gölün kıyısına hatta daha ileride ki derin çukurların kenarına uzanmak gerek diye düşündü. Hemen yanı başında başlayan alçak girişli ahşap evlerden leğenlerle su boşaltılıyordu. En çok da insanların hali enteresandı. Bünyeleri bu duruma bağışıklık kazanmıştı. Kimse de çıkıp yahu arkadaşlar bu böyle olmaz gidelim belediyeye bir dilekçe verelim demiyordu. Gerçi Mehmet Usta birkaç kere bunu denemişti de az kalsın az kalsın kafasını leğenle yardıracak duruma gelmişti. En iyisi hiç karışmamaktı. Zaten bu yüzden hiç aldırmadan evin yolunu tuttu.

Bahçenin tahta kapısını gıcırtılarla araladıktan sonra nihayet sarı renkli evinin sokak kapısını vurmaya başladı. İçerden geldim diye bir ses duyduktan sonra vurmayı kesti.

Kapıyı açan eşi Cemile idi. Yine her zaman ki gibi mahkeme duvarıyla karşılaştı. Hiçbir şey demeden kapıyı açıp odaya doğru gitti. Gerçi Mehmet Usta artık alışmıştı buna, o yüzden hiç sesini çıkarmadı. Pabuçlarını ayakkabılığa koyduktan sonra odaya girdi. Eşi soran gözlerle kocasını süzüyordu. Mehmet Usta da bunu anlamış olmasına rağmen hiç sesini çıkarmadı. Doğruca köşede bulunan emektar koltuğun üzerine oturuverdi. Odada ki sessizliği Cemile bozdu:

“ E Mehmet Bey…Yok yok Mehmet Usta aylığını aldın mı?”

Esmer tenli, dökük saçlı adam hiç oralı bile olmadı.

“Hey sana diyorum sana!”

“Ne diyorsun?”

“Aylığı aldın mı diyorum ne diyeceğim başka”

“Ne bileyim. Mesela nasılsın, yoruldun mu, iyi misin, hoş musun diye sorabilirsin. Tabi buna da şükür aylık günleri en azından konuşuyorsun. ”

“Ne olacaktı başka? Beş yıldır yarı aç yarı tok yaşıyoruz. Kusura bakma insan tam doymayınca sadece doyabileceği günlerde konuşuyor. Eh o da doyarsa tabi. Ama sana kalsa yarı doymuşluk bile yeter demi. Para kimin umurunda… Koskoca Mehmet Usta’sın sen demi. Hey gidi akılsız başım hey! Ne diye evlendin ki elin çulsuzuyla. Para yok, çocuk desen olmuyor zaten ki iyi ki de olmuyor. Yoksa sersefil olurlardı. Sonra gelmiş bana nasılsın diye sor diyor. ”

Mehmet Usta oturduğu koltukta büzüştükçe büzüştü. Sanki koltukta oturan o değildi de onun üzerinde oturan koltuktu. Önce yutkundu sonra da kilit gibi tuttuğu ağzını açtı:

“ Sana ben hiç yaranamayacağım demi. Çok şükür karnın doyuyor ama hala çenen durmuyor. Senin için her şey para. Vefaymış oymuş buymuş umurunda değil. Ver yiyeyim, ört yatayım yokla canım çıkmasın kafasındasın. Şimdi sen döneceksin dolaşacaksın yine aynı yere getireceksin konuyu. Yok efendim doğru dürüst para alamadığın yerde neden duruyorsun da, yok bilmem kimin karısı ne almışta, yok öyle yok böyle… Bir ton yaygara çıkarıyorsun. Hâlbuki para değil de başka şeyler önceliğin olsa gül gibi yaşayıp gideceğiz. ”

“Öyle mi diyorsun? Peki o zaman. Git bakkala da alışveriş yap ama para yok de. Onun yerine vefa ver. Bakalım bakkal ne diyecek sana. Be adam para olmasa nefes alamazsın nefes! Tutturmuş bir deli türküsü gidiyorsun. Kendine de acımıyorsun. Akşama kadar yazın güneşin, kışın da soğuğun altında inşaatta çalışıyorsun ama iş paraya geldi mi ya az veriyorlar ya da hiç! Vallaha hiç kusura bakma ama sende akıl yok. Hoş bende de akıl yok ki seninle evlendim. Ama bu böyle gitmez. Ya ne kadar paran varsa çalıştığın yerden alır başka bir işe girersin ya da ben dönerim annemlerin yanına. Hiçbir şey olmasa bile en azından orada karnım doyar. Zaten gelmeni bekliyordum bunu söylemek için. Artık tercih senin. ”

Cemile hışımla yerinden kalktı ve önceden hazırladığı valizini diğer odadan alıp evden çıktı. Ardından sadece demir kapının çarpma sesini bıraktı.

Mehmet Usta neye uğradığını şaşırdı. Bir gün işlerin bu noktaya varacağını tahmin bile edemezdi. Yavaşça oturduğu yerden kalktı. Karnı açtı ama bir şey yiyecek takati kalmamıştı. Cebinden bir dal sigara çıkardı. Yakmaya çalıştı fakat çakmağının gazı bitmişti. Okkalı bir küfür savurarak çakmağı evin orta yerine fırlattı. Hemen sol köşede masanın üzerinde bulunan kibriti alıp sigarasını yaktı. Yeniden emektara oturdu ve düşünmeye başladı. Böyle olamazdı, böyle bitemezdi. Her şey bu kadar basit değildi. Acaba Cemile haklı mıydı? Evet işsiz kaldığı zamanlarda Hüseyin Bey ona iş vermişti fakat o da beş senedir vefasını gösterip ne olursa olsun hiç ses çıkarmadan çalışmıştı. Hem gitse şimdi Hüseyin Bey’e durumu anlatsa kesin anlayış gösterir ve yardımcı olurdu. Evet, en iyisi bunu yapmaktı. Evliliğini kurtarabilirdi. Hem Cemile’yi seviyordu. Onu da anlayabiliyordu. Bir yerde haklıydı da.

Hızlıca yerinden kalktı. Ayakkabılarını giyip Hüseyin Bey’in evinin yolunu tuttu. Şimdi minibüse binmeye kalksa beklemek zorunda kalacaktı. Gürsu’nun minibüsleri asla vakitli gelmezdi. En iyisi yürümekti. Çok uzak değildi. En fazla yirmi dakikasını alırdı. Hatta böyle koşar adımlarla yürürse on dakikaya bile varırdı ve öyle de yaptı. Gürsu’nun çam ağaçlarıyla çevirili dik yokuşunu aşarken bir yandan da meyve suyu fabrikasının kötü kokularına maruz kalsa da nihayetinde evin bulunduğu sokağa atabilmişti kendini. Doğruca kahverengi boyalı apartmanın ikinci zilini çaldı. Otomatik sesiyle kim o sesi apartmanın içine yayıldı.

“Benim yenge Mehmet Usta. ”

“Hangi Mehmet Usta?”

“Hüseyin Bey’in yanında çalışan Mehmet Usta. Hani bir gün sizin eşyaları taşımıştık yenge. ”

“He hatırladım. Gel yukarı Mehmet Usta. ”

Bir solukta ikinci kata çıktı. Kapıdaki hoş beşten sonra Hüseyin Bey’in çalışma odasına girdi.

“Ooo Mehmet hoş geldin”

“Hoş bulduk beyim. Kusura bakma böyle ansızın rahatsız ettim ama acil bir durum vardı. ”

“Buyur, söyle tabi. ”

“Ben içerde birikmiş paramı alıp işten ayrılmak istiyorum beyim”

“Hayırdır Hüseyin bir şey mi oldu? Böyle ansızın hem bütün paranı istemek hem de işten ayrılmak. ”

“Benim eşimle derdimi biliyorsun beyim. Şimdi evden gitti. Başka bir iş bulmazsam bir daha dönmeyecekmiş. Sürekli para sıkıntısı çekiyoruz. Eh o da haklı tabi kendince. ”

“Üzüldüm Mehmet ama senin bu söylediğin imkansız. ”

“Nasıl imkansız beyim?”

“İmkansız işte. Şuan sana para veremem. O kadar param yok. He işten ayrılmak istiyorsan sen bilirsin. Zorla tutamam. ”

“Ama beyim benim bu parayı almam lazım. Hem nasıl para yok. Ben o kadar çalıştım. Sonuçta bu benim hakkım. ”

“Yok işte Mehmet. Zorla mı yaratacağız. Ödenecek çok borcum var. Bir ton da gider var. Kolay değil bunlar. ”

“Beyim sadece senin borcun yok ki! Ne zamandır doğru dürüst para alamıyorum. Hem sen daha bir hafta önce yeni araba almadın mı? Hani inşaattayken binip gelmiştin. Saydım parayı aldım demiştim. Şimdi nasıl para yok”

“Yok diyorsam yok be adam. Yalan mı söyleyeceğiz. Üç kuruşluk aklınla bana hesap mı soruyorsun sen?”

Mehmet Usta beyninden vurulmuşa dönmüştü. Ne yapacağını bilemedi.

“Şimdi siz bana para mı vermeyecek misiniz?”

“Veremem Mehmet. ”

“Ne diyeyim beyim. Ben de o kadar vefa derdim de dururdum. Bizim hanım haklıymış. Vefa karın doyurmuyormuş. Hak haktır beyim. Umarım hiç unutmazsanız bu yaptığınızı. Çünkü ben unutmayacağım. ”

“Hadi Mehmet hadi. Bana demagoji yapma. Çok işim var. Güle güle. ”

Mehmet usta sinirle odadan çıktı. Kapıya nasıl vardı, evden nasıl çıktı hiçbirini hatırlamıyordu.

Şimdi olabildiğince uzanan ana caddedeki üst geçişe çıkmıştı. Arabalar karınca sürüsü gibi geçiyorlardı. Ne yapacaktı şimdi? Vefa kelimesinin anlamı gözlerinin önünden silindi gitti. Etraftaki insanlar bu adam üst geçişin korkulukları üzerinde ne yapıyor diye bakıyorlardı. Kimileri cep telefonlarıyla video kaydı alırken, kimileri aralarında fısıldaşıyordu.

Gerçek hayat yere çakılış gibiydi diye düşündü Mehmet Usta. Ne yapıyordu bunca insan onu seyrederken. Aralarından bir çıkıp da yapma be adam her şeye çare bulunur demeyecek miydi? Acaba her şeyin çaresi var mıydı? Vardı var olmasına ama yokluğun yoktu. Adı üstünde yokluktu işte. Atlasam dedi şimdi kendine kurtulsam her şeyden ne olur sanki. Ne kazandım ki bu dünyadan ne kaybettirebilirim. Sürekli yokuş yukarı çıktım ömrümce. Aslında iyi yaşadım kendimce. Ne olur bir Mehmet daha gitse…  Ne fark ederdi ki!

Bir ayağını korkuluktan boşa çıkardı. Tam o esnada sert bir rüzgâr esti. Seyircilerin gözleri tozla doldu birkaç saniyeliğine. Gözler açıldığında adam yerinde yoktu. Herkes ana caddeden gelen korna sesleriyle aşağı baktı. Yere yüzükoyun kapaklanmış esmer tenli, dökük saçlı adamın kanları caddeye yayılmıştı ve videolar hala kayıttaydı.

Son Düzenleme: 1 Mayıs 2020 / 19:39
  • Okunma
  • 15 Nisan 2020
  • Hikâye
  • WhatsApp Yazı Linkini Kopyala
  • 1

    Aybars İDİKUT

    @aybars

    30 Nisan 2020 / 13:51

    Okurken çok üzüldüm. Gerçek olmasına.. Böyle olayların yaşanıyor olmasına… Ama kaleminize sağlık çok güzel yazmışsınız.